SEN ÇOCUĞUNDAN VAZGEÇEBİLİRMİSİM?
Gönderen Fakir - Ekim 08 2010 - 20:36:07
SEN ÇOCUĞUNDAN VAZGEÇEBİLİRMİSİM?/Osman Kamacı
İSTEMEK BAŞARMANIN YARISIDIR

Osman Kamacı Ardahan’dan yola çıkarak, Şavşat’ın uçsuz bucaksız ve sarp dağlarından dönemeçli yollarından zikzaklar çizerek Karadeniz’e doğru keyifli bir yolculuk yapıyorduk.

Doğanın bütün yeşil tonları adeta o engin dağları bir örtü gibi sarmalamıştı. Coğrafi olarak yalçın dağların, uçsuz bucaksız vadilerin uzandığı yol boyunca keyfine doyum olmayan manzaraları seyrederken, şaşkınlığımızı gizleyemiyorduk. Yol güzergâhları üzerinde buz gibi suların eksik olmadığı çeşme başlarında mola vererek sütlü beyaz mısır ziyafetlerini hiç kaçırmadık. Hayatımızda ilk defa bu kadar lezzetli ve haşlanmış mısırı bu yol güzergâhı üzerinde tezgâh kurarak satış yapan sıcakkanlı yöre insanının elinde yediğimizden hemfikirdik. Kocaman kazanların kurulduğu bu noktalar, belli ki çok talep olduğundan dolayı, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte altları çam kozalakları ve kurumuş ağaç parçacıklarıyla yakılıyor, akşamın geç saatlerine kadar başlıyordu kaynamaya. Bunun en iyi göstergesi, her gelen aracın duruyor olması ve içindeki bütün yolcuların satış yapan mısırcıların olduğu noktalara hücum ederek, kaynar vaziyetteki mısırları koçanlarına sardırıp tuzladıktan sonra afiyetle yemeye başlamalarıydı. Hatta abartanların olduğuna üçer beşer adet aldıklarında şahit oluyorduk. Mısır sefasına noktayı koyduktan sonra, yolcu yolunda gerek diyerek devam ettik kaldığımız yerden. Tekrar başladık o büyüleyici dağlardan aşağılara doğru virajlardan dönerek ilerlemeye. Bazen bir kartalın, bazen bir tavşanın veya bir sincap’ın bizi görmek istercesine sağımızdan solumuzdan görünmelerine tanık oluyorduk. Bir yandan araçlarımızın açık camlarından fotoğraf makinelerimizi çıkarıp bu muhteşem doğa olayını ölümsüzleştirmeye çalışıyor, diğer yandan, güzelim ülkemizin sahip olduğu, fakat farkında olmadığımız bu benzersiz değerlerin yeterince bilinmemesinden dolayı sitem varı sohbetlerimize devam ediyorduk. Bu duygular içerisindeyken, sanırsınız ki koruma altına alınmış ulusal milli parklarda gezintiye çıkmışçasına doğanın bütün dinamikleri ile baş başasınız. Alabildiğine Ladin ve Sarıçam ağaçlarıyla kaplı olan ormanların derinlikleri içerisinde gezinirken, adeta büyülendik. Bu da ister istemez kendimizi bir ziyaretçi gibi hissetmemizi sağlıyordu. Birçok hayvanın doğa harikası bu ormanlarda hala özgürce yaşıyor olmasını görmek gerçekten çok önemli bir olaydı. Yıllardır yaşadığımız Metropollerdeki beton yığınları içerisinde bir arıyı bile görmeye hasretken, böylesine olağan üstü bir görsellik karşısında sevinmeli miydik, üzülmeli miydik bunu bilemedik. Çünkü birkaç gün sonra tekrar o beton yığınları içerisine dönecek, gördüğümüz ve yaşadığımız inanılması güç bu güzelliklerden mahrum olacaktık.

Şavşat, Hopa yol ayırımına geldiğimizde Ardanuç’un Boyalı (Hafta) köyünde oturan ve uzun yıllardır görmediğimiz teyzemi ziyaret etmeye karar veriyor, giriyorum Dünyanın sayılı kanyonları arasında yer aldığına kanaat getirdiğim, sarp ve derin olmasından dolayı yöre halkınca Cehennem kanyonu olarak adlandırıldığını sonradan öğrendiğim o muhteşem vadinin içlerinde ilerlemeye. Kanyonun içinden 3 km. mesafede olan Ardanuç istikametine yol alırken, sanki doyumsuz bir belgeselin çekimlerini yapıyor gibi, sağlı sollu yükselen yalçın kayaların her anını beynimize kazıyorduk. Vadiyi geçtikten hemen sonra yol kenarlarındaki ağaçlardan kan kırmızısı Nar’ların ağırlıktan dolayı ağaç dallarını eğdiğine tanık oluyoruz. Bir ağaçta onlarca narı ilk defa görmenin kısa şaşkınlığıyla daha fazla dayanamıyor, aracımızı çekiyoruz sağa ve dalıyoruz önümüzdeki ilk Nar bahçesinin arasına. Bir süre bağların sahiplerini arıyoruz, dalından biraz Nar alırız umuduyla. Fakat ortalıkta hiç kimseleri göremediğimiz için, yutkunarak arkamızı döner bir vaziyette aracımıza binerek başlıyoruz Ardanuç merkeze doğru hareket etmeye. Gideceğimiz Boyalı köyünün yolunu bilemediğimizden dolayı artık önümüze gelen ilk Ardanuçluya sorarak ilerlememiz gerektiğini görüyor ve ilk evin önünde bir el arabasına bir şeyler yüklemeye çalışan yaşlı bir amcaya rastlıyoruz. Yaşı ilerlemesine rağmen bir delikanlı çevikliğiyle kürek sallayan yaşlı adam, elindeki küreği bırakarak misafiriymişiz gibi bizi karşılayarak yolun ortasına kadar çıktı. Sorduğumuz sorulardan sonra başladı Boyalı köyünü tarif etmeye. Gayet net ve doğru bir yol tarifini aldıktan sonra, tekrar koyulduk, keyifle sürdürdüğümüz yolculuğumuza. Böylece yaşlı amcanın gösterdiği tepelere ulaşmak için yolumuza devamla, ilçeyi terk ederek koyulduk köy yollarına, sağa sola bakınarak. Dağları aşarak ilerlememize rağmen çok düzgün ve bakımlı yollarla karşılaşmak bizi epeyce şaşırtmıştı. Ardahan’da bile böylesine bakımlı yollara tanık olmadığımız için uzun süre şaşkınlığımızı üzerimizden atamadık. Bütün yollar özel betonlama sistemiyle kaplanmış, en ufak bir kasis veya çatlak bulunmuyordu. Yem yeşil bitki örtüsü ve meyve bahçeleri içerisinde göz kamaştıran ve eski ismi Haravul olan Harmanlı köyünü ve bahçelerde bağ içiyle uğraşan insanları keyifle seyrederek geçtik. Uzun bir tırmanıştan sonra yine eski ismi Hafta olan Boyalıya varmıştık, fakat bir sorunumuz vardı. Teyzemin otuz beş yıl önce ziyaret ettiğim evini hatırlamıyordum. O zaman köyün diğer girişi olan Ardahan ve Artvin halkının ortaklaşa kullandıkları Bilbilan yaylasından ve Kinzodamal’dan, yani Ardahan yolundan gelmiş, sadece aklımda kalan tek şey, evin Ardanuç’a giden yolun alt tarafında kaldığını hayal meyal hatırlıyor olmamdı. Artık bundan sonrasını bağlarda çalışan insanlardan öğrenerek yolumuza devam etmemiz gerekiyordu. Güneşin bütün gücüyle ısı yaymaya devam ettiği saatlerdi. O sıcakta bile insanlar ellerinde çapalar, kazmalar, küreklerle bağ ve bahçelerde ter akıtıyorlardı. Rastladığımız ilk bahçe sahibine derdimizi anlatmak için yavaşlayıp, indik aracımızdan. Altmış beşli yaşlarda ve anlında boncuk boncuk terler akan, sıcaktan bunalmışçasına, gömleğinin tüm düğmelerini çözmüş adama yaklaşırken, gömleğinin altındaki fanilanın terden dolayı belirgin ıslaklığı gözden kaçmıyordu. O da elindeki çalışma aletlerini bırakarak bize doğru gelirken, kısa bir selamlaşmadan sonra başladık sohbete.

_ Amca kolay gelsin…

_ Hoş geldinuz… Yöreye uygun bir şiveyle bizi karşılaması çok hoşumuza gitmişti.

_ Amca biz bu köyde bir akrabamızı ziyaret etmeye geldik, ama evini bilmiyoruz. Acaba bize yardımcı olabilir misin?

_ Ne demek, soyle bagalum, kime gideysunuz… Anlatıyoruz, kime gitmek istediğimizi ve o güzel Anadolu insanı başlıyor hangi yolda gideceğimizi ve kaçıncı ev olduğunu. Tam teşekkür ediyor arabaya yöneliyoruz, bırakmıyor bizi.

_ Siz uzun yol gelmişsunuz, gelun size garpuz keseyim, incir yedureyim. İşte bu bizim Anadolu insanının bildiğimiz o klasik misafirperverliğinin inanılmaz bir yansımasıydı. Hiç tanımadığınız biri, hiçbir karşılık beklemeden ve bir şeyler ikramda bulunmak için sizi davet etme erdeminde bulunabiliyor. Bu hareketi bizi hem duygulandırıyor, hem de yıllardır yaşadığımız metropollerde yaşayan insanlar olarak şahit olduğumuz menfaat çatışmalarını gördüğümüz için utandırıyordu. Tekrar teşekkür ediyor ayrılıyoruz oradan. Yeniden yola koyuluyoruz ve birkaç yüz metre ötede olduğunu söylediği teyzemizin evine doğru ilerleyerek o güzel insanın tarif ettiği gibi sağda üçüncü evin önündeki hafif rampadan iki katlı villa varı ve kart postallara konu olabilecek güzellikteki evin önüne park ediyoruz.

Elinde ki sepette bağda topladığı birkaç elma olduğunu gördüğüm teyzemiz bir süre bizi şaşkınlıkla sadece öylece seyretmekle kalakalıyor. Yılların o güzel kadından çok şeyler götürdüğü hemen göze çarpıyor. Önce araçtan annem iniyor, sonra sırasıyla bizler. Abla kardeşin buluşma anı duygusal bir hava estirse de, hepimiz çok ama çok mutlu olmuştuk. İyi ki gelmiş, yıllar sonrada olsa bu cennet köşesinin o bol oksijenli havasını ciğerlerimize kadar nüfuz etme şansını bir daha yakalamışız. O anda evin açık duran kapısından büyük bir şaşkınlıkla Hamza enişte görünüyor. Çocukları bütün Anadolu’da olduğu gibi, büyük şehirlere yerleşince, yıllardır bu uçsuz bucaksız ve bereketli toprakların içerisinde yaşamanın dayanılmaz yalnızlığı ve hasretiyle hayata tutunduklarını daha sonraki konuşmalarımızda tanık oluyoruz. Bizleri çat kapı karşısında görünce ne yapacağını şaşıran o kocaman adam, eline aldığı bir sele ile terasta sarkan asmalardan üzüm toplamak için ahşaptan ve dik merdiven basamaklarından tırmanmaya çalışıyor. Bir çocuk heyecanıyla bir şeyler yapmaya çalışıyor, ama çok ciddi sağlık sorunlarının hareketlerini kısıtladığını hissettirmemeye çalışıyor. Bizi özel çimlerle döşenmiş gibi bahçe havasındaki o muhteşem bağlara davet ediyor. Hemen hemen bütün meyve ağaçlarının bulunduğu bu doğa harikası yerde bütün meyvelerin yerlerde çürümeye terk edildiğini görünce merak ediyorum.

_Hamza enişte bunca meyve yerlerde çürüyor vaziyette, büyük kayıp değimli? Neden toplanmıyor, değerlendirilmiyor? Oturuyor samanlık kapısında bulunan bir ceviz ağacı kütüğünün üstüne, derin bir soluk aldıktan sonra başlıyor nedenlerini uzun uzadıya.

_ Bak Osman! Bizde bu durum karşısında çok mutlu değiliz. Ama biz teyzenle artık yaşlandık. Bizim artık gücümüz kalmadı. İkimizde hastayız, sende görüyorsun. Gücümüzün yettiği kadar yapıyor, geri kalanını içimiz kan ağlayarak sadece seyrediyoruz. Bizimde içimiz kanıyor, acılar içinde kıvranıyoruz ama artık genç değiliz... Anlatırken gözlerinde boşalan yaşlar onların ne kadar acı çektiğini ele veriyor.

_Genç olduğumuzda ve çocuklarımız yanımızdayken, bütün ürünleri özenle toplar Ardanuç’a veya Ardahan’a kadar götürür değerlendirirdim. Ama artık yaşlılık, hastalık ve en önemlisi yalnızlık gibi bir durum var. Bir ineğimiz var, bak bak ilerde o ağacın altında otluyor… Parmağıyla ineği gösterirken gözyaşları biraz şiddetini artırmıştı.

_ Artık ona bakamaz olduk. Teyzenin onu sağacak gücü bile kalmadı. Ben zaten iki adımda kesiliyorum… Hamza enişte anlattıkça bendede duygusallıklar baş göstermeye başlıyor.

_Enişte o zaman sende bırak buraları, git Bursa’da yaşayan çocuklarının yanına. Neden kendinize bu kadar eziyet ediyorsunuz… O anda yanımıza kızım Aylin geliyor, çekiyor kendine doğru alıyor yanaklarından birer öpücük ve kaldığı yerden devam ediyor.

_ Güzel söylüyorsun, sana hakta veriyorum. Ama sana tek bir şey soracağım, senden dünyalar güzeli bu evladını terk etmeni istesem bunu yapabilir misin? Bu güzel kızı bir yerde bırakır gider misin? Ben böyle bir bakış açısı beklemiyordum doğrusu.

_ Bırakamazsın değil mi? İşte bu ağaçlarda benim evlatlarım. Bütün ömrümüzü bunlarla geçirdik. Onlarla doğdum, onlarla büyüdüm, onlarla yaşadım. Öleceksem de onlarla olacağım... Duygusallık katsayısı yükselerek devam eden konuşmayı sadece yutkunarak dinlemekle yetindim. Haklıydı; evladımı bırakma gibi davranış içerisine asla giremeyeceğime göre, Hamza enişteyi empati yaparak anlamam gerektiği düşüncesinin doğru bir tespit olduğunu kavrıyorum. Artık vaz geçiyorum, buraları bırak git ısrarımdan. Bu toprakların onlar için neler ifade ettiğini her ne kadar objektif bakarsam bakayım, anlamam, algılamam mümkün değildi. Çünkü burada kılcal damarlarına kadar hissedilen bir bütünlük gerçeği söz konusuydu. Parçanın birini çekip koparmak, diğer parçaların işlevsiz kalması gibi bir durum yaratabilir. Bu gerçeği anlamak için, bu yaşlı ve aynı zamanda büyük sağlık sorunları yaşayan adamın gözlerinin içine bakmak yeterliydi. Kısacası su çatlağını bulup özgürce akabilmeliydi. Önüne setler çekerek yönünü değiştirmeye kalkmak, doğal dengeyi olumsuz etkileyecek gelişmelere sebep olmaktır…

_ Topluyoruz ağaçlardan olgunlaşmış elmaları, varıyoruz içerde hasret gideren abla kardeşin koyu sohbete dönen ortamına. Devam eden sohbete bir süre katılırken, yolumuzun uzun olduğunu belirtiyor, müsaade istiyoruz. Önce itiraz ediyor, bizi misafir etme ısrarlarını belirtiyorlar. Ama zamanımızın kısıtlı olduğunu söylüyor, bir dahaki sefere konaklayacağımızın sözünü veriyor, ayrılıyoruz Hamza eniştenin ve Nazlı teyzenin o doğa harikası evlerinden, bağlarından, bahçelerinden. Vedalaşma faslı başlangıç gibi hüzünlü olsa da, yıllar sonra giderilen bir hasretten dolayı yerini mutluluk gözyaşlarına bırakıyor. Onları mutlu oldukları dünyaları ile baş başa bırakıyor, tekrar geldiğimiz yola koyuluyor, dalıyoruz Cehennem kanyonuna, ver elini İstanbul.
osmankamaci@hotmail.com