Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 34
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 2 Gün Gelmedi
abdullahank 154 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 243 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 248 Gün Gelmedi
atlantis 269 Gün Gelmedi
baris dursun 269 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 278 Gün Gelmedi
adacala 279 Gün Gelmedi
admin 281 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 281 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
ANNEM VE YIRTIK LASTİKLERİM
Yazar Fakir - Ekim 08 2012 - 02:30:28
ANNEM VE YIRTIK LASTİKLERİM/Osman Kamacı

İlyas Yıldız İyi bir uykunun ardında, güneşli bir sabaha uyanmış, zaman geçirmeden spor kıyafetlerimi giyerek Eskihisar sahiline indim. Üç beş kişi ve ben vardık sessizliğin kucağında yakaladığım koca sahilde. Kısa yürüyüş sonunda formamdaki ıslaklıklar çoğalınca tempoyu biraz daha düşürmüş yeniden evin yolunu tutmuştum. Dönüş yolu bana uzamış gibi görünse de, yorgun ve mecalsiz ardı sıra sokakları tek tek geçiyordum. Bir an önce eve varsam, soğuk bir duşun altına kendimi atabilsem diye acele ederken, zaman zaman araçların geçtiği dar yolda oyun oynayan beş afacanla karşılaştım. Aralarına karışmak istercesine bir adım, bir adım daha yaklaştım. O kadar meşguldüler ki, beni fark etmediler bile... Hepsi çok masum ve neşeli görünüyordu. Bu hallerini kıskanmamak ve onların yerinde olmayı istememek mümkün değildi. Onları imrenerek seyrederken adeta çocukluğuma doğru bir yolculuğa çıktım. Beni alıp geçmişime götüren içlerindeki Ömer adında, kıvır kıvır saçları olan esmer çocuktu. Kendime o kadar yakın görmüştüm ki, Sanki geçmişimin izlerini taşıyordu. Ayağındaki lastik ayakkabısı, yamalı pantolonu ve yakası kıvrık gömleğiyle drama kokan bir filmin karesinden fırlayan gururlu bir kahramanın duruşunu sergiliyordu. Pürüzsüz ve yumuşacık yüz hatlarına yansıyan çocuksu saflık o kadar belirgindi ki, aldı götürdü uzaklara, gözlerim nemlenerek... Çamura bulanmış, o lastik ayakkabılar adeta beni hipnotize etmiş, oraya mıh gibi çakmıştı.
O ayakkabıların bir çocuk için neler ifade ettiğini kaçımız bilir acaba? Kimin için ne ifade ettiğini elbette bilmem mümkün değil… Lakin bunu yaşayan ve çok iyi bilen biri olarak şu kadarını söyleyebilirim ki, bu çocukluğumun en unutulmaz gerçeğidir. Yıllar su gibi aksa da, en anlamlı günlerim olarak kabul ettiğim o yılları unutmam asla mümkün değil. Zevkle giydiğim ve Ömer’in ayağında gördüğüm o siyah lastikler benim için birçok markadan daha kibar ve itibarlıydı. Babam her türlü imkânsızlığına rağmen yenilerini aldığında mutlu olur, adeta içim içime sığmazdı. Bazen bir ayakkabı, bazen yamalısının yerine alınan yeni bir pantolon… Bizim mutluluk ufkumuzu belirleyen çerçeve bu kadar ölçülü ve dardı. Bu ölçülerle yetinerek, sevincimizi sınırlarken, asla bugünkü çocukların sınırsız imkânlarına sahip olamadık. Olamadık… Çünkü ekonomik durumları enkazdan farksız olan babamız ile onların alı al, moru mor, her türlü imkâna sahip olan babaları arasında siyah beyaz kadar fark var.

Boş zamanının büyük kısmını AVM’lerde geçirerek, hiç bir şeyi beğenmeyen, burnu havalarda zamane çocukları her şeye mırın kırın ederek ebeveynlerine kök söktürürken, bugün babaları, belki de büyük babaları durumunda olan dünün öbür çocukları, yani bizler, bir çift yeni lastik ayakkabı alındı diye heyecan nöbetleri eşliğinde uykusuz geceler geçiriyorduk. Yoksulluğu ve açlığı iliklerine kadar hisseden biri olarak bütün bunları geçiştirmem, unutabilmem mümkün mü? Asla! O esmer çocuk, hafızamın derin dehlizlerinde köşe bucak dolanıp duran bir anımı çekip çıkarmama yol gösterici oldu. Ona minnettarım. Sen çok yaşa esmer çocuk…

Oturduğumuz odayı aydınlatmaya çalışan gaz lambasının titrek ışıklarına sığındığımız bir geceydi… Ailece toplanmışız, içindeki tezekler yanarken, nar gibi kızarmış sobanın çepe çevre dört tarafına… Dışarıda kar, fırtına, cehennem gibi bir ayaz… İçerde ise, sobadan huzur yayan bir sıcaklık hâkimdi. Duvar boyalarında başlayan dökülmeler, nar gibi kızaran sobadan yayılan ısının etkisiyle daha da hızlanmış, kireç tanecikleri toz şeker gibi uçuşuyordu. Dışarıda devam eden fırtına kulakları sağır ediyor, zaman zaman şiddetini artırarak cam, çerçeve her şeyi yerinden sökmek ister gibi silkeleyip duruyordu. Kudurmuş bir köpek gibi sağa sola saldıran çıplak uğultular, masanın üzerinde duran radyonun çıkardığı cızırtılara doludizgin karışıyordu. Gökyüzü kasvetli ve inatla karanlık kusmuştu. Güneş yer küreyi zamansız terk ederken, yıldızları çantasına dolduran simsiyah bulutların bütün evreni işgal çıkarmasına göz yummuştu sanki. Kışın ortasındaydık. Kerpeten gibi küstah, haddini aşan bir kar ve soğuk her yanı alabildiğine kaplamıştı. Evlerdeki gaz lambası fitilleri sözleşmişçesine peşi sıra turuncu alevlere teslim olarak, adeta katran karası geceye karşı direnmeye çalışıyordu. Bizim evde de durum farklı değildi. Yükselen ışık huzmeleri odayı zoraki aydınlatma lutfunda bulunuyor, varlığını haykırmaya çalışan bir yankı gibi bir duvardan diğerine çarpıp duruyordu. Yorgun düşen duvarlara tükürük gibi yapışan ışık kırıntıları durmadan yer değiştiriyor, oluşan esmer karartılar beni keyiflendirmek için büyük çaba harcıyordu. Öyle ki, kimi zaman cılız ışık taneciklerinin ele geçirdiği o duvarlarda çeşitli gölge oyunlarını taklit ediyor, bugünkü sinema teknolojisiyle çekilen dev bütçeli bilim kurgu senaryolardan beyaz perdeye yansıyan sahneler kadar heyecanlı ve bir o kadar eğlenceli zaman geçirmemi sağlıyordu. Böyle bir gecenin loş aydınlığında geniş yer sofrasının etrafında bağdaş kurmuş, annemin akşam yemeği olarak hazırladığı Haşıl’ı yemek için transa geçmiştik. Beyaz bir tabak içerisinde sofraya getirilen yemeğin içine altın sarısı, erimiş tereyağı konmuş, üzerine kaymağı alınmış kar gibi beyaz yoğurt rastgele boca edilmişti. Haşıl’ın üzerine boca edilen yoğurt, karlı ve yüksek yamaçları olan dağların zirvesini anımsatırken, usta fırçaların elinden tuvale yansıyan bir yağlı tablosu kadar göz alıcı hale getirmişti. O akşam görsel güzelliği ve lezzetiyle damak zevkimize ipotek koyan Haşıl’ın sanatsal cazibesine aldırmamış, büyük bir afiyetle yeme zevkine erişmiştik, günümüz çocuklarının bağımlısı haline geldiği fast food yemek kültürü nedir bilmeden.

İmrenilen, keyif dolu bir iştahla yenen akşam yemeği bitmiş, kardeşlerimle bir köşede oyunlar oynamaya başlamıştık. Biz oyunlarla oyalanırken, annem yemekten sonra sofrada biriken kaşık, tabak gibi öteberiyi toplama uğraşı içerisindeydi. Kısa bir süre uğraştıktan sonra sofra toplama işini bitirmiş, acıyla gıcırdayan kapıyı aralayarak avluya çıkmak üzere hamle yapıyordu. Çift menteşeli kapının ardında kayboldu gitti diye düşünmüşken, kapının feryat eden gıcırtılarıyla birlikte palas pandıras ve aynı hızla tekrar odaya daldı. Şaşkın bakışlarımız arasında içeriye girmesiyle ortalığı gürültüye boğması bir oldu. Yüz hatlarında beliren ani değişiklik bir şeylerin yolunda gitmediğini haykırıyor, bu da beni korkutmaya başlamıştı. Sebebini biliyordum ve buna rağmen anlamazdan gelerek, zaman kazanmaya çalışıyordum. Ancak, saatlerce beni hırpalayan ve kahreden o korkulardan daha fazla kaçamazdım. Gerçeklerle yüzleşmenin zamanı gelmiş. O gün sorumsuzca davranmış, yaşıtım çocuklarla buz bağlamış karlarda doyasıya kayarak, Osman Kamacı Babamın daha birkaç gün önce bana aldığı yeni ayakkabıların yırtılmasına sebep olmuştum. Şimdi onları sinirden gözleri kan çanağına dönen annemin eline görüyordum. İki kedi yavrusunu kulaklarından yakalamış gibi sallayarak hışımla üzerime üzerime geliyordu. Annemin bu ani tepkisi karşısında korku ve heyecan karışımı bir duyguya yenik düşmüş, ne yapacağımı bilmez hale gelmiştim. Bunun için bani cezalandırır mıydı? Bundan pek emin değildim. Ancak ne olursa olsun, vereceği cezaya razı olmak dışında hiçbir seçeneğim kalmamıştı artık. Çünkü yaşananlar karşısında korkularımı bertaraf edecek başka hiçbir geçerli mazeretim kalmamıştı... Elinde tuttuğu ayakkabıları bana doğru her sallayışında, adeta kafamın ortasına ceviz ağacından sopalarla darbeler indiriyordu. Yüzünde belirginleşen kin ve nefret çizgileri hiç değişmiyor, gözlerinden saçılan ateş parçacıkları hedefine kilitlenmiş birer obüs topu gibi büyük hızla bana doğru yol alıyordu. Bir komutan edasıyla ortalığı zapt-ü-rapt altına almış, sarf ettiği cümlelere emir yağdırıyordu. Hedefine kilitlenen cümleler birer şarapnel parçası gibi vücuduma her yandan saplanıyor, orada tedavisi olmayan yaralara sebep oluyordu. Artık sobadan yayılan kadife yumuşaklığındaki pembe sıcaklıklar bile gerilimli buz gibi havayı ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Korkulu ve Şaşkın haldeyken annem içindekileri sayıp döktü…

_ “ Bu kışı bunlarla geçireceksin, gebersen de sana ayakkabı falan yok, bunu unut. Ayakların donsa de bunlarla gezeceksin,, Sonu bir türlü gelmeyen uzun söylemler vücudumu saran derilere kor parçaları gibi düşüyordu. Kalabalıklaşarak telaffuz edilen cümleler ve anlam katarak onları bir araya getiren kelimeler başımın üzerinde kana susamış arsız sivrisinekler gibi durmadan uçuşup duruyordu. Çaresizdim ve saman kırıntılarıyla doldurulmuş kilim desenli yastıkların arkasına sığınmış, haklı mı? Haksız mı? Onun değerlendirmesini yapmaya çalışıyordum. Haklı mıydı? Belki! O hep haklı çıkardı zaten. Ondan çekindiğim bu yüzden değil miydi? Ben böyle bir ruh hali içerisindeyken, o uzun süre agresif tavırlarını sürdürmüş, bana ettiği sınırsız hakaretten kendini mahrum etmemişti. Koca kış boyunca beni ayakkabısız bırakacağını söylemesi beni endişelendirmişti. Ancak bunun mümkün olmayacağını kendiside biliyordu. Biliyordu. Çünkü bunu kabullenmeyecek, annelik içgüdüsüne yenik düşecek. Bundan o kadar emindim ki, baba’mın şehre gideceği ilk gün yenilerini sipariş edecek, bir daha parçalamam halinde, asla yenilerinin alınmayacağını tekrar tekrar söyleyecekti. Ve sonunda düşündüğüm gerçekleşmişti. Ertesi gün babam şehre gitmiş, üstelik kış sert geçiyor ve ayaklarım üşümesin diye lastik çizmelerden almıştı. İlk defa çizmelerim olduğu için çok mutlu olmuştum. Annemden duyduğum onca azar daha bir sorumlu davranmayı öğretmiş, kirlenmesinler diye günlerce sekinin altındaki sandığın içinde saklamıştım. Çizmelerimi her giyişimde kasım kasım kasıldığımı dün gibi hatırlıyorum. Eh nede olsa, günümüzde birçok mağazanın vitrininde arzı endam eden ve çeşit çeşit renkleri bazı markalar tarafında piyasaya sürülerek gençler arasında moda rüzgârları estiren ve bir zamanlar fakirliğimizin simgesi lastik çizmelerim vardı. Çok değil üç, beş, bilemedin sekiz ay sonra onlarda yırtılacaktı nasıl olsa. Hiç zaman kaybetmeden onlarında manşetlerini sökecektim. Ve belki de o lastiklerle sapan yapacak, samanlıklarda veya evlerin damlarında eşelenen güvercin’lerle saka kuşlarını avlamaya çalışacaktım…

Demem odur ki, bizler çocukluğumuzda bütün zorluklara ve yoksulluklara rağmen hayatın her anından keyif alarak küçük şeylerle mutlu olmasını becerirken, bugün büyük imkânlara sahip olsalar da doyumsuz, uyumsuz, keyifsiz ve mutluluktan uzak bir jenerasyonun karşımızda duruyor olması kaygı vericidir… İmkânsızlıklar içerisinde debelenirken, mutlu olmayı yaşam felsefesi haline getiren bizler mi bazı şeylerin farkında değildik? Yoksa yeni nesil mi doyumsuz ve gelişmiş bir farkındalık duygusuna sahip? Ben bunun adını bir türlü koyamadım gitti…

Tekrar teşekkürler esmer çocuk…

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan