Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 34
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 3 Gün Gelmedi
abdullahank 155 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 244 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 249 Gün Gelmedi
atlantis 270 Gün Gelmedi
baris dursun 270 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 279 Gün Gelmedi
adacala 280 Gün Gelmedi
admin 282 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 282 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
JAPONYA FELAKETİNİN HATIRLATTIKLARI
Yazar Fakir - Mart 21 2011 - 01:57:59
JAPONYA FELAKETİNİN HATIRLATTIKLARI/Osman Kamacı

Osman Kamacı Takvimler 17 Ağustos 1999’u, saatler sabaha karşı 03.02’yi gösteriyordu. Daha ne olduğunu anlamadan büyük bir uğultuyla uyanmış, uyku sersemi bir halde ne yapacağımı bilmiyor ve şaşırmış vaziyetteydim. Bina önce hafif dokunuşlarla sallanmış, birkaç saniye sonra sarsıntının şiddeti maksimum seviyeye çıkmıştı.
Oturduğumuz beş katlı binanın üçüncü katında korku ve çaresizliğin pençesinde debelenirken, bütün yaşamım adeta bir film şeridi gibi gözlerimin önünde geçiyordu sanki. Binanın kolon ve kirişlerinde kullanılan inşaat demirleri 7,4 şiddetindeki depreme karşı dayanmaya çalışıyor, yankılanan sesler doğum sancısı çeken bir kadının çığlıkları gibiydi. Bina şiddetli Poyraz karşısında bir Kavak ağacı gibi çaresizce bir o yana bir bu yana sallanırken, ben çoktan salâvat getirmiş, yarım yamalak bildiğim ne kadar dua varsa hepsini peşi sıra içimden geçirmeye çalışmıştım… Kulakları sağır eden metal sürtünmesine benzer gıcırtılar ve homurtuların bütün ışık zerreciklerini hapseden karanlıklarla dans ettiği böyle bir durumda, korku nöbetleri geçirmemek elde değildi. Açık denizlerde alabora olan bir tekne misali sarsıntılara direniyor, dengede durmanın imkânsız olmasına rağmen, ayakta kalmak için büyük çaba harcıyordum. Depremin sebep olduğu gürültüler eşliğinde devan eden sarsıntılar adeta bir matkap gibi beynimin içinde çalışıyor, sinir sistemlerim bir girdaba yakalanmışçasına son çırpınışlarını sergiliyordu sanki... Uykunun en tatlı saatlerinde depreme yakalandığımız o gecede, meltem ılıklığında esen hafif rüzgâra direnmeye çalışan başaklar gibi dik ve dengede durmanın direncini muhafaza etmeye çalışıyorduk. Duvarlara tutunarak odadan çıkmaya gayret ederken, göz gözü görmüyordu. Zifiri karanlıkta kedigözü gibi parlayan fosforlu elektrik düğmelerinin yaydığı çelimsiz, cılız ve bir o kadar hayati değer taşıyan ışık zerrecikleri kapıya varmamızı kolaylaştırmış, soluksuz kalan bedenimiz yeniden oksijen alarak damarlarımızdaki kan dolaşımını hızlandırmıştı. Yaşadığımız bu berbat durumdan bir an önce kurtulmamız gerektiğinin bilincinde olmama rağmen bir yandan üzerime bir şeyler giyinmeye çalışıyor, diğer taraftan 6 ile 11 yaşlarında olan Gökhan ve Aylin’in uyuduğu odaya ulaşmaya çalışıyorduk. Sarsıntılar durmak bilmiyor, her geçen saniye biraz daha şiddetini artırıyordu. Buna rağmen soğukkanlılığımızı korumaya çalışıyor, duvarlara tutunarak santim santim ilerliyorduk. Her adım atışımızda evdeki vitrinler, camlar, porselen tabaklar, bardaklar, televizyonlar, akla gelen ne var ne yok, her şey bizimle beraber hareket ediyormuşçasına ortalığı gürültü bombardımanına tutuyordu. Bu arada Nazan analık içgüdülerine yenik düşmüş, çocuklara bir şey olacak endişesiyle kopan gürültülere eşlik ediyordu. Çığlık çığlığa ağlama krizleri, gıcırtılar ve gürültüler arasında cılızlaşarak, yok olup gidiyordu. Biz daha çocukların odasına varamamışken, dışarıda toplanan çaresiz insanların çığlık sesleri çoktan gelmeye başlamıştı. “Evleri terk edin, çabuk çıkın, ne duruyorsunuz,, saniyelerce hep bu bağırışları duyduk. Dışarıda bunlar yaşanırken, biz henüz çocukların odasına düşe kalka ulaşmaya çalışıyorduk. Güçlükle ilerlemeye devam ederken, evde ne var ne yok, bütün her şeyin kırıldığını duyduğumuz o bildik kırılma sesleriyle anlayabiliyorduk.
Çocukların odasına girdiğimiz sırada çok garip bir durumla karşılaşmıştık. Kulakları sağır eden gürültüye ve beşik gibi sallanan binaya rağmen, her şeyden bi haber, iki katlı ranzalarında mışıl mışıl uyumaya devam ediyorlardı. Nazan daha küçük olan Aylin’i kucaklarken, ben Gökhan’ı yaşadığı şoka rağmen üst ranzadan çekmiş almıştım bile. Çocuklar yaşadıkları kısa bir şaşkınlıktan hemen sonra daha ne olduğunu anlamadan ağlaşarak annelerine eşlik etmekten geri kalmadılar. Bir yandan dairenin çıkış kapısını bulmaya çalışırken, diğer yandan bütün benliğimizi saran korku illetinden sıyrılmaya çalışıyorduk. Her an ölümün bir adım önümüzde olduğunu düşündükçe, saniyeler yıllar gibi sürüyor ve bir türlü geçmek bilmiyordu. Yaşadığım panikle birlikte, çıldırmışçasına sallanan binada başıma ağrılar saplanıyor, hiç bir şey düşünemez olmuştum. Telaş ve korkunun oluşturduğu aşırı baskı sonucu daire kapısını bulamamış, başka yöne hareket ederek, ancak oturma odası tarafında bulunan balkonun yolunu düzeltebilmiştim. Balkona çıktığım zaman, yüzlerinde korku ve dehşet dolu ifadelerin hâkim olduğu insanların benden çok önce sokağa çıktığı görülebiliyordu. Birçoğu hiç bir şey düşünmeden, canını kurtarma telaşına kapılmış olmalıydı ki iç çamaşırlarıyla dışarıya fırlamıştı. İnsanları iç çamaşırlarıyla sokakta görünce, üstümü giyinmek için harcadığım zamandan dolayı ne kadar sorumsuz davrandığımı daha iyi anlıyordum. Ağlaşmalar eşliğinde birbirlerine sarılarak güç almaya çalışanlar, evlerde kimse kaldı mı sanıyla tekrar evlerine girmek için hamle yapanlar, bir kenarda saçı başı darma dağın bekleşenler ve en önemlisi korku ve şaşkınlıktan sesi dahi çıkmayan şok haldeki minicik çocuklar.
Balkonda görünmemle birlikte bütün gözler bana çevrilmiş, korku ve endişenin hakim olduğu seslenişlerle kimi atla diyor, kimi çabuk çık diyordu. Üçüncü katta olmak ürkütücüydü. Bir an atlamayı göze alamayacağımı düşünmüştüm. Bağrışan insanların bu hali daha mantıklı hareket etmemi sağlamış, soğukkanlılığımı korumam gerektiğini hatırlatmıştı. Böyle olunca tekrar balkondan içeri girmiş, cesaret mi? Korku mu? Belli belirsiz bir ruh hali ile dairenin çıkış kapısına yönelmeye başlamıştım. Nazan çoktan çıkış kapısının yolunu bulmuş, dışarı çıkmış olmalıydı. Kucağımda Gökhan’la arkasından geldiğimi düşünmüş olacak ki, kapıyı ardına kadar açık bırakmıştı. Büyük bocalama yaşadığım o anlara rağmen, merdiven basamaklarında sağa sola çarpa çarpa binadan çıkabilmiş, bağrışan ve şuursuzca ne yapacağını bilmez haldeki insanların arasına karışmıştım. Ben dışarı çıkarken, şiddetli sarsıntılar yerini daha hafif sarsıntılara bırakmış, ortalık biraz daha sakinleşmişti. Aynı şoka maruz kalanlarla azda olsa yaşadıklarımızı anlatarak teselli bulmuştuk.
Tam her şey bitti derken; birkaç metre aşağımızda bulunan beş katlı bir binanın bulunduğu noktada büyük bir gürültü koptu. Aynı anda gökyüzünü kaplayan bir toz bulutu yükselmeye başladı. Yükselen toz kütlesi alaca karanlıkta açıkça belli oluyordu. Korkunç bir dram yaşanıyordu. Etrafta bulunan herkesin şaşkın bakışları arasında enkaz altında yardım isteyen feryatlar yükselmeye başlamıştı. Büyük bir şaşkınlıkla bakışan insanlar çaresizdi. Ve yapabilecek hiç bir şeyleri olmadığı için, benim gibi dayanılmaz bir eziklik yaşıyorlardı. Tonlarca inşaat molozu adeta onlarca insanı yutmuş, yükselen feryatlara aldırmıyordu. Benzer sahneler feryatlar eşliğinde sokağın başka köşelerinde de yükselmeye başlayınca, hiç bir şey yapamamanın aczi ile kahrolmuş, yaşanan felaketten kurtulduğumuz için sadece şükredebiliyorduk.

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte depremin korkunç bilançosu da ortaya çıkmaya başlamıştı. Zücaciye dükkân’ına giren bir boğanın sebep olduğu tahribat gibi, her taraf yıkılmış, binaların birçoğu yan yatık vaziyetteydi. Kiminin çatısı kaymış, kiminin duvarları yıkılmış, camı çerçevesi kalmamıştı. Adeta savaş’tan çıkmış gibi bir görüntü vardı. Amaçsızca koşuşturan insanlar, sinir krizleri geçirenler, kaybolan yakınlarını arayanlar, perişan bir halde bir yerlere telefon etmeye çalışırken, başaramadığı için isyan edenler. Ne yaptığını bilmez halde ve şuursuzca sağa sola koşuşturan insanların içinde bulunduğu o anki ruh halini anlatmak o kadar zor ki… Çünkü elinizde hiçbir şey gelmiyor vaziyettesiniz. Beyniniz rölantide, diliniz lal olmuştur. Eliniz kolunuz yanınıza düşmüş, ayaklarınız korku ve takatsizlikten artık sizi taşıyamayacak haldedir. Düşünemez olmuş, sadece seyretmekle yetiniyorsunuz. İşte o zaman doğanın korkunç gücüne karşı bir hiç olduğunuzu anlıyor, böyle bir felaketin tekrar yaşanmaması için sadece dua ediyorsunuz.
Televizyonların naklen verdiği Japonya depremi ve ardında meydana gelen tsunami felaketini görünce, 17 Ağustos 1999 Kocaeli depreminde yaşadığım o berbat geceyi adeta yeniden yaşadım. İçim titredi, kalp atışlarım yeniden hızla atmaya başladı. Ve empati yaparak, kendimi bir an Japonya’da depreme yakalanan o çaresiz İnsanların yerine koydum. Onlarla kalben ve ruhen aynı duyguları paylaştım. Böyle düşünmeme rağmen çok kötü oldum. Ve insani duygularımla acılarını paylaştım. Gözlerim nemlenerek sadece seyredebildim. Çünkü bir kez daha çaresizlikten ayaklarım beni taşıyamayacak kadar güçsüz düşmüş, nutkum tutulmuştu.
Kısacası sözün bittiği yerdeydim…
Ne diyebilirim ki…
Bu acı tablo karşısında söyleyebileceğim tek şey, insanlık bir daha böylesine büyük felaketler yaşamasın…
Yerinden yurdundan olmasın…
osmankamaci@hotmail.com

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan