Ana Sayfa · Forum · Linkler · Resim Galerisi
Ana Menu
Ana Sayfa
Makaleler
Forum
İrtibat
Linkler
Arama
Ziyaretçi Defteri

ÜYELİK HİZMETLERİ

ÜYE KAYIT
ŞİFREMİ UNUTTUM

Sitenize Ekleyin
Resim Galerisi
Telefonlar
Konuk Yazarlar

ARŞİVLERİMİZ
2003 YILI
2004 YILI
2005-2006 YILI
Ulusal Haberler
Misafir
Kullanıcı Adı

Şifre

Beni Hatırla



Kayıp Şifre ?
Site Durumu
Kayıtlı Üyeler : 12997
Misafirler : 36
En Yeni Üyemiz : sanane757000

Kayıtlı Üye :
Fakir 2 Gün Gelmedi
abdullahank 154 Gün Gelmedi
Orhan-Bahcivan 243 Gün Gelmedi
CEVAT COSKUN 248 Gün Gelmedi
atlantis 269 Gün Gelmedi
baris dursun 269 Gün Gelmedi
yilmaz akinci 278 Gün Gelmedi
adacala 279 Gün Gelmedi
admin 281 Gün Gelmedi
yilmaz_akinci 281 Gün Gelmedi
Forum Başlıklari
En Yeni Başlık
Ardahan Köyleri ve İ...
hoçvanın genel iradesi
Sitemizi Dostlarınız...
Bize ulaşın..
Haber Arşivimiz
Ardahan Görüntüleri
Ardahan Fotoğrafları
Kürdistan Komşunuz O...
KORKAKLARA MEYDAN OK...
Teşvik Ardahan’a Uğr...
Ardahan da Devlet mi...
İMRALI’DAKİ GÖ...
Ardahan ARDAHAN
APE FEZO’NUN A...
O benim Babam..
En Yoğun Başlıklar
YALÇIN TAŞTAN HAK... [51]
TRT bölücülük mü ... [35]
KAFATASÇILAR-ARD... [34]
COCUK ÖLDÜRMEYİ K... [30]
YAZARLARIMIZIN YO... [28]
YAZICIOĞLU'NU KAY... [24]
DTP'li vekillerde... [21]
Ardahan TV [19]
kürde fırsat verm... [18]
ANADİLİMİZ KÜRTÇE... [18]
23 NISAN IRKCI C... [17]
UGAR TÜRKLRI [16]
Bim Marketlerine ... [16]
KÜRT SORUNU DEĞİL... [15]
ARDAHAN LI OLMAKT... [15]
HİT
reklam
Facebook'ta PaylaşTwittirda Paylaş Pinterest'te Fakir adlı kullanıcının profilini ziyaret edin.

Ardahan'dan Günün En son Haberleri İçin Bizi Takip Etmeye Devam Edin

<
KOCA ÇINAR
Yazar Fakir - Haziran 28 2010 - 16:13:10
KOCA ÇINAR/Osman Kamacı

Osman Kamacı Diz boyu çamur deryasına bata çıka atladık çeperlerden ve evlerin duvar diplerinden, asırlık çınarın yaşadığı, ha yıkıldı, ha yıkılacak görüntüsüyle köyün diğer evlerinden pek farkı olmayan topraktan ve taşlardan yapılan mekânına. Birkaç büyüğümle daldık rutubet kokan kapıdan içeri, bizi karşılayan birileri olmasa da. Beklemedik, girdik avlunun orta yerine kadar. Ev adeta terk edilmiş bir halde sessizliğe bürünmüştİ. Açık bırakılan kapılar ve ölüm sessizliğinin hakim olduğu ortam, terk edilmiş viraneler gibi salma saçak duruyordu. Avluda ilerlerken, girişin sağında, solunda, altlarına birer taş parçası yerleştirilerek ardına kadar açık halde bırakılmış birkaç kapı daha göze çarpıyordu. Belli ki ahır, aşhane (kiler) ve bir oturma odasına girilen kapılardı bunlar. Avluda beklerken şöyle bir göz gezdirdim, duvarlara, kapı aralıklarına ve neredeyse üstü kalın bir toprak kütlesinden dolayı çürümeye yüz tutmuş tavanlardaki ahşap kısımlara. Duvarlar rastgele diyagonal şekiller verilen taşlarla yapılmıştı. Üst üste muntazam dizilerek duvarları oluşturan taşların arasında anlaşılmaz büyüklükte boşluklar gözden kaçmıyordu. O kadar çok boşluk vardı ki; taşın bir tekini çekseniz taş yığını halindeki evin hepsi üzerinize yıkılır sanırsınız.
Daha ayaklarımızı eşikten içeri atar atmaz, çocukluğumuzdan kalan o tanıdık kokuyla haşir neşir olurken, o günlerimizi bir defa daha hatırlamıştık adeta... Kesif bir gübre kokusunun dışarıya hücum etmesi köy yerinde yadırganacak bir durum değildi; bizde önemsemedik, geldiğimiz noktanın alt yapısı işte budur diyerek. Keyifle ilerledik, açık bırakılan avlu kapısından oturma odasına doğru, adımlarımızı hızlandırırken. Avlunun ortasına kadar girmemize rağmen bir süre kimseler görünmedi, acaba gerimi dönsek diye düşünürken. Birbirimizin yüzüne bakarak merak edip seslenmeye hazırlanmıştık ki; Evin gelini çıka geldi, biraz telaşlı, biraz utangaç bir tebessümle. Bütün Anadolu kadınlarının o bildiğimiz mahcup ve sevecen güler yüzlülüğüyle karşıladı, açık durumdaki aşhane kapısından avluya çıkarak. Buyur etti, iki sekiden ve birkaç plastik sandalyeden ibaret oturma odasına. Oturduk, kimimiz sekilere, kimimiz plastik sandalyelere, koca bir çınarın son demlerini yakaladığımızın kırık mutluluğuyla. Oturduğum sekinin pencere tarafında ev halkının kullandığı yataklar muntazam bir şekilde üst üste dizilmiş, üzerleri çeşitli hayvan figürlerinin bulunduğu pelüş bir battaniye ile örtülmüştü. Camı kırık, içindeki solgun resimle bir çerçeve asılmıştı karşı duvarda, eğreti duruşuyla. Belli ki yıllar önce mutluluklarını ölümsüzleştirsin diye çekilmişler aile büyükleri, o zamanki siyah beyaz çeken objektiflerin karşısına geçerlerlerken. O kadar solgunlaşmıştı ki, neredeyse seçilemiyordu artık siyah beyaz karede yer alanlar. Ama her şeye rağmen inatla direniyor tutunduğu kireçleri dökülmüş o duvardan düşmemek için, tıpkı 120 yaşında olmasına rağmen hayata direnen Rüstem dede (namı diğer Rosto Dede) gibi. Hemen alt tarafında ahşaptan bir raf duruyordu, elle yapıldığı anlaşılan beyaz dantellerle özenle süslenmiş bir vaziyette . Üzerinde emaye kaplı beyaz birkaç tabak dizilmişti, kenarları kırık, metal kısımları ortaya çıkmış bir halde. Bebek beşiğinin durduğu köşenin hemen üzerindeki ahşap direkte çalışmayan bir duvar saati kımıldamayan akrep ve yelkovanıyla zamanı durdurmuşçasına, kim bilir belkide yıllardır orada bir sembol gibi asılı tutulmuştu. Toprak zemin üzerinde kurulmuş orta yerdeki sobanın arka tarafında ahşaptan yapılmış bir çocuk beşiği cibinlikle örtülmüş, içinde mışıl mışıl uyuyan bir bebekle sessizliğini koruyordu. Sobanın hemen sağ tarafındaki alçak sekide tarihe tanıklık etmiş ve rivayetlere göre 120 yaşında olduğu söylenen o koca adam yatıyordu, aortları çıkmış, eski dinç ve o heybetli görüntüsünden çok şey kaybetmiş ve beşikteki bebeğin sessizliğine ayak uyduruyormuşçasına huzurla uyuyordu. Üzerinde kalın bir yorgan, başında sağa kaymış şekilde yan duran yeşil bir beresi vardı. Bir asırdan fazla bir ömrün yorgunluğunu atmak istercesine sakin ve sessizdi. Ne garip bir durumdu bu… Bir taraftan hayata merhaba diyen ve melek kadar güzel bir bebek, diğer taraftan bir asırı devirmiş ve uzun bir tarihe tanıklık etmiş büyük babasının babası ile aynı karede karşımıza çıkmış olması alışılmadık bir durumdu. Bu görüntüleri ile duygulandırdı bizleri ister, istemez, dinmiş fırtınalar gibi sessiz ve sakin uyurlarken. Evin gelini bizden önce davranarak eğildi, seslendi kulağına yüksek bir ses tonuyla, misafirleri geldiğini duysun diye. Başına kadar çektiği yorganı yorgun elleriyle iterek döndü bir şeyler arıyormuşçasına. Bakındı anlamsızca etrafına bir süre, neler oluyor diye merak ederken. Yüzündeki anlamsız ifade belirginleşirken, sinirlenmiş olduğunu hissedebiliyorduk. Fırlattığı sabit ve sert bakışlar kızgınlığını gizleyemiyordu. Seslendi geline, kendisini neden rahatsız ettiğini sorgularken.
_ Ne var? Neden kaldırdın beni yine. Bir zamanlar kartal gözü kadar keskin bir görme yetisine sahip olan gözlerinin artık ona ihanet ettiğini anlamamız uzun sürmedi. Gelin başladı bizden bahsetmeye bağıra, çağıra… Çünkü kulakları da reflekslerini yitirmiş, minimum seviyede işlev görüyordu artık.
_Dede, Rahmetli Halil’in oğlu Ethem gelmiş. Birkaç kere bağırıştan sonra duyurabilmişti, rahmetli Halil’in oğlu Ethem’i. Sırayla hepimizi takdim etti, tanıştırdı biraz zorda olsa. Hatırladı Halil’in oğlu Ethem’i, Şerafettin’i, Tahir’in oğlu Cemali, Kerimin oğlu İskender’i. Son olarak beni takdim etti karşısına davet ederken. Eğildim öptüm, belki bir daha göreme şansım olmayacağını bildiğim koca çınarı ellerinden.
_Sen kimin oğlusun? Derken, bir yandan beni tanımak için soru sormaya devam ediyor, diğer yandan o yorgun elleri ile yüzümü yoklamaya çalışıyordu bir şey arıyormuş gibi yaparak. Bağırmaya çalıştım, kendimi tanıtmaya gayret ederken.
_ Mehemmed’e Hemid’in oğluyum. O kadar bağırmama rağmen duyurmakta başarılı olamadım, adımı duyurmaya çalışırken.
_ Kimiiin oğlusun, kimiiin? Biraz daha yüksek bir sesle bağırarak duyurmaya Muaffak olmuştum, Mehemmed’e Hemid’in oğlu olduğumu. Yanağımdan bir makas almaya çalışırken o güçlü hafızasının hala yerinde olduğunu kanıtlamış, şaşırtmıştı odada bulunan hepimizi.
_ Bizim dünürün oğlusun sen demek. Baban nasıl? Yüzüme bakar gibi yapıyor, sabit bakışlar fırlatıyordu, derin bir dalgınlık evresi yaşadığı fark edilirken. Zaman zaman hepimizin istem dışı ve anlamsız bir noktaya sabitlenen o durgunluğumuz olur ya, işte öyle bir bakıştı, Rosto dedenin. Ellerimi avuçları içerisinde tutmuş bir halde sohbet ediyoruz bir süre, sesimi duyurabildiğim kadar. Çocukken tarlalarında yemlik topladığımız için bizi elindeki kızılcık sopasıyla kovalayan koca çınar, adeta dertleşti, içinde ne var ne yok döktü, gözyaşlarına hakim olamayarak.
Daha önce anlaştığımız gibi Cemal yerinden kalkarak gelip kuruluyor yatmakta olduğu sekideki döşeğin ayak tarafına. Ayrılıyorum yanında, ellerini incitmeden yavaşça yorganın üzerine bırakırken. Çektim bir plastik sandalye, oturdum hemen yan tarafına. Şerafettin önceden hazırlamış olduğu kalem ve blok notla oturdu yastığının arka tarafına, söyleyeceği her şeyi not etmenin sabırsızlığıyla. Ethem ve İskender diğer sekide biraz uzakta otururken sadece konuşmalarımızı dinlemekle yetinmeye çalıştılar, koca çınarın anlattığı olayları aralarında tartışarak. Rosto dede 120 yıllık uzun yaşamını, savaşlarla ve sefaletle geçen hayat hikâyesini en ince ayrıntısına kadar anlattığında, şaşkınlıkla dinledik hep beraber, şanslı bir nesil olduğumuza şükrederek. Cemal sordukça gücü yettiğince durmadan saatlerce anlattı, anlattı, anlattı…
Anlatırken yeniden o anları yaşıyormuş gibi bir duygu fırtınası yaşadığı nemlenen gözlerinden belli oluyordu. Birinci dünya harbinde maruz kaldıkları zulümleri ve Revan’dan kaçarak Anadolu topraklarına vardıklarında yaşadıkları açlık, kıtlık ve kötü tecrübeleri sanki daha dün yaşamış gibi, tek tek paylaştı can kulağıyla dinleyen bizlerle. Kaça kaç yıllarında yaşadıkları ve sefalet içinde geçen yılları tarihleriyle, hatta neredeyse günü gününe hatırlayıp bizlere aktarmak isteyişi hepimizde şaşkınlık ve heyecan yarattı. Neler anlatıyordu, neler. Bir halkın maruz kaldığı zulümleri yaşayan birinden dinlemek kadar kahredici daha ne olabilirdi. Bir halkın bütün dünyanın gözü önünde nasıl ve kimlerin desteğiyle boğazlandığını, toplu katliamlara nasıl tabi tutulduğunu anlattıkça üzüldük, bir asır önce yaşadığı bütün kötü günlerini tekrar hatırlatarak, yarasını kanattığımız için.
Susmak bilmiyordu, konu açıldıkça açıldı. Yaşadıkları sürgün hayatı, sürüldükleri Anadolu topraklarını yer ve tarihleri ile dile getirerek, gücü yettiğince gençlik yıllarında yaşadıklarını anlatmaya çalıştı, iç kanatan o acılarını bizimle paylaşırken. Koro babasından bahsetti. Ne kadar belalı biri adam olduğunu, yaşadığı kavgalarla tek tek anlatırken… Babalarının gittikleri yerlerde başlarını nasıl belaya sokarak yeni sürgünlere mecbur edildiklerini anlattı, titreyen elleriyle havada daireler çizerek. Nice zorluklara katlandıklarını ve bunun sonucunda birçok yerde göçebe hayatına mecbur bırakıldıklarını sıraladı uzun uzun. Yorgunluk belirtilerinin kendini göstermesi, ses tonunun düştüğünden anlaşılmaya başladığında, artık kalkma zamanımızın geldiğini düşündük, Rosto dedeyi daha fazla üzmemek adına. Biz böyle düşünürken Rosto dede ansızın yorulduğunu ve biraz uyumak istediğini söyledi, gözünde inci tanesi gibi süzülmeye başlayan yaşları saklamaya çalışırken… Bakıştık ve dinlensin diye müsaade istedik tek tek koca çınarın, son defa ellerinden öperken.
Evin gelini yorganı yaşlı çınarın göğsüne kadar çekerken, o çoktan gözlerini kapatmıştı bile. Yumuşak yüz ifadesine bakarken, çocukluğuna ve hatta gençliğindeki o fırtınalı yaşama doğru huzurlu bir yolculuğa doğru yola çıkmış olduğunu düşündürüyordu sanki. Tam böyle olmasa da bir yerlere gittiği, tebessüm haykıran yüz ifadesinde o kadar açıkça ortaya çıkmıştı ki, kıyamadık bir daha soru sormaya. Kim bilir? Belki bu onu son görüşümüz olacak ve bir daha tarihi gerçekleri asla dinleyemeyecektik, tarihe tanıklık etmiş o koca çınardan. Belki bugün, belki de yarın, devrilecek bütün yaşanmışlıklarını da beraberinde yerle bir ederken. İşte o zaman üzüleceğiz, 120 yaşında olmasına rağmen koca bir çınar gibi, dimdik hayata direnen Rosto Dedenin önemli bir kayıp olduğuna.
İkram edilen son çaylarımızı yudumlarken, müsaade istedik gelinden, çıktık açık bırakılan kapılardan ve tekrar atladık çeperlerin üzerinden, duvarların yanlarından, diz boyunu geçen çamur deryasına bata çıka…
osmankamaci@hotmail.com

Köşe Yazarları
Copyright © 2003 - 2008 Ardahan kuzeyanadolugazetesi.com
Tel: 0478 - 211 43 31 - 211 45 00
Adres: İnönü Cad. No:50 Ardahan